banner399

Belediye Başkanı Polat, İspanya Çalışma Ziyaretini Değerlendirdi

Kuzeydoğu Anadolu Kalkınma Ajansı tarafından 2011 yılında hazırlanıp 2012 yılında uygulamaya başlanan İnovasyona Dayalı Bölgesel Turizm Stratejisi ve Eylem Planı kapsamında, "Diğer ülkelerdeki başarılı turizm kümelenmesi örneklerinin yerinde incelenmesi" ve bölgemizde geliştirilmeye çalışılan tarih ve kültür mirası turizmi ile kış ve spor turizmi uygulamaları örneklerinin görülmesi açısından Türkiye’nin turizmde öne çıkan ürünlerine benzemesi nedeniyle Ajans Yönetim Kurulu ve Uzmanlarından oluşan bir heyet, 08–15 Nisan 2013 tarihleri arasında bir çalışma ziyareti gerçekleştirdi.

Belediye Başkanı Polat, İspanya Çalışma Ziyaretini Değerlendirdi
26 Nisan 2013 Cuma 11:28

 Çalışma ziyareti kapsamında sırasıyla Madrid Türk Büyükelçiliği, Turizm Müşavirliği, Dünya Kültür Mirası Listesinde yer alan ve Açık Hava Müzesi ilan edilen Toledo şehri, Kurtuba Camii ve El Hamra Sarayı ve etrafındaki kültür turizmine hizmet eden turizm ürünleri, Andorra Grandvalira ve Vallnord Kayak Merkezleri ve işletme modelleri, Pays Vasco (Bask) Bölgesinde yer alan turizm ve turizme dayalı teknoloji geliştirme merkezleri (Basque Tour, San Sebastian’da yer alan Zamudio Techno-Park) ve Bilbao’da yer alan çeşitli merkezler ziyaret edildi.

Heyet içerinde yer alan Belediye Başkanı Hacı Ali Polat, İspanya çalışma ziyareti izlenimlerini şu şekilde değerlendirdi:

"08–15 Nisan tarihleri arasında Kuzeydoğu Anadolu Kalkınma Ajansı (KUDAKA)’nın organize ettiği yurtdışı gezisiyle ilgili izlenimlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Erzurum, Erzincan ve Bayburt illerinin valileri, belediye başkanları, il genel meclis başkanları, ticaret ve sanayi odası başkanlarının yer aldığı bu organizasyona bizde ilimizi temsilen katıldık. İspanya, Endülüs ve Andora’ya düzenlenen bu gezideki amacımız; özellikle İspanya ve Andora’daki turizm tesisleri ve tarihi mekânları incelemek, bu iki ülkenin turizmle ilişkilerini ortaya koymaktı. Zira benim her zaman ifade ettiğim gibi Bayburt’un kalkınmasıyla ilgili olarak üzerinde durulması gereken önemli ana sektörlerden birisi mutlaka turizmdir. Onun için Bayburt’ ta turizme yönelik yapılabilecek mekânlarla ilgili inceleme ve araştırma gezileri yapmak durumundayız. Bizde arkadaşlarla birlikte geçen hafta bunu yaptık.

Gezi esnasında edindiğimiz gözlemler neticesinde şu tespitlere vardık:

Kalkınma çok yönlü olarak gelişiyor. Senkronize hareket edildiği zaman, kurumlar arasında koordinasyon sağlandığı zaman turizm ve ticaret gelişiyor. Her şeyden önce ülkelerin gelişim adına kendi potansiyellerini bilmeleri ve ortaya koymaları gerekiyor. Örneğin incelemelerde bulunduğumuz Andora’dan bahsetmek istiyorum. İspanya ve Fransa arasında dağlık bir alandan oluşan Andora, gerek nüfus gerekse coğrafi bakımdan Bayburt’tan küçük bir ülke. Coğrafi yapısıyla Gümüşhane’ye çok benziyor. Turizmden o kadar çok gelir elde etmişler ki kişi başına düşen milli gelirleri 46.000 $. (Hani biz diyoruz ya 2002’de 3.500 $ olan geliri şu anda 10.500 $’a çıkardık) Peki hemen yanındaki İspanya gibi bir ülkede 24.000 $ iken burada 46.000 $ nasıl olmuş, bunu nasıl başarmışlar?

60.000 nüfusu olan Andora, tamamen kış turizmine yönelmiş. Çünkü bakmışlar ki en önemli değerleri dağları. Anlatırken de bunu böyle ifade ediyorlar. Yaradan bize önemli bir nimet vermiş dağlarımız bizim en önemli nimetlerimiz diye bahsediyorlar. Şimdi onları dinlerken bir yandan da kendi dağlarımızı düşünüyoruz. Bizde dağ çok, her tarafımız dağ taş. Aslandede köyümüzün kotu 1450 m’dir. 1450 m.’den 3 bin m.’ye ulaşan rakım var ve dağlarımız istediğimiz kadar fazla.

Bütün mesele şudur: Kendi potansiyelimizi tespit edip o mekanlardaki sosyal ihtiyaçları karşılayıcı tesisler yapmak ve bunun pazarlamasını yapmak ondan sonrada gelsin turistler gelsin paralar demek lazım. Andoralılar bu girişimlerine yaklaşık 50 sene önce başlamışlar. Otelleri, kayak pistlerini, telesiyejleri, gondollarını oluşturmuşlar. Sosyal ihtiyaçları karşılayıcı lokantaları, kafeteryaları, eğlence mekanlarını yapmışlar. Reklamlarını da güzel yapınca 60 bin nüfuslu olan ülkenin yıllık turist sayısı 8 milyona ulaşmış. Bu rakamlar gerçekten çok uçuk rakamlar. Sadece bir iki kayak tesisini gezdik, birisinin toplam pist uzunluğu 210 km. Düşünün ki bizim Kop Dağı’ndaki tesisimizin pist uzunluğu sadece 1200 metre. Bu şekilde bu işin olması mümkün değil.

Dolayısıyla çalışmalarımızı o yönde yürütme kararı almak durumundayız. Birşey daha dikkatimizi çekti; turist geldiği zaman turisti tüketime yönlendirebilmelidir o mekan. Tüketimi alternatiflendirmek suretiyle çeşitlendirmek durumundayız. Mesela hediyelik eşya sektörü almış başını gitmiş, o kadar alternatifi var ki yani birisini almasan diğerini almak zorunda hissediyorsun kendini. Çünkü herkesin bir nabzı var; o nabza göre şerbet üretmeyi becerebilirsen birisinden kaçarsa diğerine tutulmak zorunda kalır müşteri.

Bayburt’ta biz 4 seneden beri hediyelik eşya üzerine projeler üretiyoruz. Taş ve ahşap hediyelik eşyalar, Bayburt’un tel helvası, topraktan yani gavdan üretilen seramik türü eşyalar, ehramdan mamül hediyelik eşyalar ya da kadın el sanatlarımız ön plana çıkarılabilir, yöresel ürünlerin pazarlanmasına dönük çalışmalar yapılabilir. Hatta bizim 2010 yılında yapmış olduğumuz yöresel el sanatları pazarlama üretme inceleme araştırma merkezi (YESAM) projemiz vardı. Bir kalkınma ajansı projesi olan YESAM KUDAKA’dan geçmesine rağmen DPT tarafından kabul görmedi.

Çalışmalarımız bu yönde ama önemli bir noktaya dikkat çekmek gerekirse, gelişmiş şehirlerin gelişmişliklerinin iki yönü var. Birisi belediyelerin, kamu kurumlarının yani devletin yaptıkları; ikincisi ise özel kişilerin yani özel sektörün yaptıkları. Mesela bunun en güzel örneğini Barcelona’da gözlemledik. 1 milyon 700 bin nüfuslu Barcelona, şehir planlaması, yolları ve geniş yeşil alanlarıyla gerçekten güzel bir şehir. Göze çarpan bir yönü var ki bütün binaları güzel. Genelleme yapmak gerekirse şehrin güzelliğindeki kamu payı %25 ise, şahıs ve özel sektörün payı %75’tir.

Onun için biz herkese şunu ifade ediyoruz. Bayburt’un coğrafyası gerçekten çok iyi yaratan Bayburt’a müthiş bir coğrafya sunmuş ama biz bu coğrafyaya kendi binalarımızla güzellik mi yoksa kötülük mü katmışız? Bu sorunun cevabını iyi vermek zorundayız. Herkes binasının karşısına geçsin şöyle bir baksın benim binam gerçekten bu şehre güzellik katıyor mu? Benim bahçe duvarım, çatımdaki sac güzel mi çirkin mi? Ben bu şehre ne katıyorum? Herkes öncelikle bunu yaptığı zaman Bayburt güzelleşecek.

Mesela Ahmet Yesevi caddesini geçen sene örnek cadde olarak yaptık. 26 farklı caddemizin yollarını ve kaldırımlarını yeniledik. Bu caddeler, bu sokaklar güzelleşti mi? Hayır güzelleşmedi. Bu bina stokumuzun cephelerinin özellikle estetik yapıdan uzak yapılması ve belli bir zaman sonra deforme olan yapılarımızın, çatılarımızın ve çevremizin elden geçirilmemesi de bu şehri çirkin gösteriyor.

Her sene eskimiş binaların yıkımını gerçekleştiriyoruz. İnanın yıka yıka bitiremiyoruz. Bir taraftan yıkıyoruz diğer taraftan yeni harabeler ortaya çıkıyor. Bazen İstanbul’dan, Bursa’dan telefonla arıyorlar. Arkadaş siz bizim evimizi yıkacakmışsınız. Hangi evinizi? Bizim evimiz, baba evimizi. Tamam da senin evin bu şehre ne katıyor? Bir taraftan Bayburt’a geldiğinde diyeceksin ki Bayburt köy olmuş, kasaba kültüründen uzaklaşamamış bir taraftan da babandan kalan binaya sahip çıkmamışsın hem de benim meclis kararı alıp yıkmama laf edeceksiniz. Peki, senin Bayburt’a ne kattığını hesap ediyor musun?

Onun için Bayburt Belediyesi’ne herkesin yardımcı olması gerekiyor. Herkes binasıyla bahçesiyle Bayburt’a bir şey katsın. Şu an bahardayız, herkes kendisine sorsun benim bahçemde kaç tane fidanım var? Bayburt’a kaç tane ağaç diktim? 3 mü? 5 mi? yoksa 50 mi? 100 mü? Herkes bununla kendini test etsin. Hayatında Bayburt’a bir tane fidan dikmeyen adam belediyenin Bayburt’a fidan dikmediğini anlatıyor. Binası Bayburt’a çirkinlik katan hemşerim Bayburt Belediyesi’ni eleştiriyor.

Eleştirilmemiz gereken yerde gerçekten eleştiriye açığız. Ama biz şuna inanıyoruz "Tesadüm-ü efkârdan barika-i hakikat doğar. "Yani olumlu eleştirilerden güzel şeyler çıkar. Yeter ki iyi niyetle eleştirelim. Yeter ki daha güzelini geliştirerek alternatifini gerçekleştirerek eleştiri yapalım. Ama kuru kuruya şurası çirkin şurası kötü olmuş, belediye çalışmıyor, milletvekili çalışmıyor, bu hükümette bir işe yaramıyor, bu hükümetten Bayburt bir şey almadı gibi laflar fikir üretemeyenlerin söylemleridir. Bunlar bizi ilgilendirmiyor, bunlar bizi etkilemiyor. ‘Başkanım şurayı yaptınız ama ora şöyle daha güzel olurdu’ sözünü başımın tacı ediyorum. Sonuç da insanız biz; hatamızın olabileceğini kabul ediyoruz. Bize gerçekten iyi niyetle gelen teklifleri, iyi niyetle gelen eleştirileri başımızın üstüne koyup onun gereğini daima yerine getirdik ve getirmeye de devam edeceğiz.

 

Bu tür gezilerin yöneticilerin ufkunun açılmasına faydalı olduğuna inanıyorum. Fikir alışverişinde bulunuyoruz. Örnek uygulamaları inceliyor, orta refüj ve park çalışmalarına, binaların estetiğine, caddelerin güzelliğine bakıyoruz. Kaldırım yapımında kullanılan malzemenin mesela hissedilebilir yüzeylerin kaldırım başlarının arabalarla inilip çıkılabilirliğine bakıyoruz. Belediye başkanı olduysak eğer algıda sezicilik psikolojik kavramı bilerek hareket ediyoruz ve o ülkelerden, şehirlerden, belediyelerden Bayburt’a taşıyabileceklerimizi taşımaya gayret ediyoruz.

Gittiğim yerlerde çok fotoğraf çekiyorum ve bu fotoğrafları da belediyede ilgili arkadaşlara dağıtıyorum. Mesela imar müdürlüğüne dağıtıyorum binaları örnek alsınlar diye.  Fen işleri müdürlüğüne dağıtıyorum uygulamaları, istinat duvarlarını, parkları, bahçeleri, yolları, kaldırımları örnek görsünler gereğini yapsınlar diye. Temizlik işleri müdürlüğüne veriyorum ki çöp kovalarının konumlandırılması, büyüklükleri ne kadar, nasıl koruma altına alınmış bunlara bakıyoruz.

Mesela Andora’da bir uygulama gördüm dere içerisine kanalizasyon sistemini yerleştirmişler. Kanal kapaklarını orda tespit ettik. Çoruh üzerine yapılabilecek uygulamaları orda gördük. Köprüler gördük ve özellikle fotoğraflarını çekerek köprü süslemelerine bakıyoruz.  Mesela bu Erzincan Köprüsü’nün üstündeki sistemi nerden çıkardın, belediye köprüsünü niye bu şekilde demir yığınına çevirdin diyenler oluyor. Bunların tamamını gelişmiş ülkelerden örnek alıpta getiriyoruz. Bazılarını kendi yorumumuzu katarak, bazılarını da direkt aldığımız gibi uygulamaya gayret ediyoruz. Gayemiz; Bayburt’u daha fazla güzelleştirmek ve daha yaşanabilir bir şehir haline getirmektir.

Bayburt’un coğrafi olarak konumunu turizme kazandırmak, Şehit Osman, İmarettepe, Bayburt Kalesi gibi tepelerini kullanmak hatta daha sonraki aşamada at kayasını kullanmak ve Bayburt’un Çoruh nehrini ortaya çıkarmak.

"Bayburt yüzünü Çoruh’a çeviriyor" sloganımız paralelinde yaptığımız çalışmalarla birlikte gerçekten Bayburt yüzünü Çoruh’a döndü ve her gezimizde bu adımımızın ne kadar doğru olduğunu tespit ediyoruz. Nehirlerin kenarlarının mümkün olduğu kadar açık ve aynı zamanda sosyal, sportif ve kültürel amaçlarla dolu olması gerekiyor. Tabi bunun bir imkân meselesi olduğunu da söylemek durumundayız. Gönül istiyor ki elimde gerçekten imkânım olsa nehrin kenarlarındaki düzlük arazi üzerindeki bütün binaları yok edip bütün binaları Bayburt’un yamaçlarına yerleştirmek suretiyle konut alanları yamaçlar bütün düz alanlar sosyal sportif kültürel sanatsal alanlar birazda ticaret alanları böylece güzel bir Bayburt’u şimdi hayal ediyorum. Zahit, Veysel, Veli Şaban ve Karasakal mahallelerinde kentsel dönüşüm projeleri başlatacağız. Ondan sonraki süreci de uzun vadeli bu şekilde devam ettirmeyi düşünüyoruz.

 

Tabii İspanya’ya gidipte Endülüs’ten bahsetmemek haksızlık olur. İki medeniyetin insana bakıştan, medeniyete ve kültüre bakış arasındaki farkı anlatmadan geçmek haksızlık olur. 1453 bizim çok iyi bildiğimiz bir tarih; İstanbul’ un fethi. Fatih Sultan Mehmet Han İstanbul’u fethettiği zaman Hıristiyan ve Yahudiler beklediler ki Fatih bizi asacak kesecek doğrayacak. Oysa Fatih Sultan Mehmet şöyle dedi: “İslam’a gelin, Allah’a peygambere teslim olun. Gelmezseniz dininizi hür bir şekilde yaşayabilirsiniz kiliseleriniz havralarınız açık olacak.” 

Bu 1453 ama gelin görün ki yıl 1492 arada 39–40 sene var. Kurtuba o dönemin en büyük şehri içinde büyük bir nüfus var, camii var, müthiş bir eğitim var, bilgi seviyesi var. Endülüs Emevi Devleti’ni yıkan Haçlı komutanı Ferdinand diyor ki: “Bir ay size müsaade, ya Hıristiyan olacaksınız ya da ülkeyi terk edeceksiniz.” Şimdi ne olmuş 17 milyon insan bugün sorduk 8 – 10 bin civarında şu anda orda Müslüman var. Bütün İspanya’da 17 milyon 1492’de Müslüman bugüne ne gelmiş bunların içerisinde Kuzey Afrika’ya kaçanlar var, dağlara kaçanlar var, Hıristiyan olmadığı halde gündüz evinde Müslüman gibi yaşayanlar var ve öldürülenler var. Tarih bunları kaydediyor, zaten tablo bunu ortaya koyuyor 17 milyon o gün insan bugün kimse yok.

Karşılaştırma adına da şunu ifade edeyim Kurtuba’nın nüfusu 600 bin iken Paris’in nüfusu 50 bin, İstanbul’ un nüfusu 200 bin. Büyüklüğü varın siz hesap edin. Hatta Orta Çağ karanlığı derler bu karanlığa filozoflar o dönemde. Özellikle Granada’daki El Hamra Sarayı’nı ziyaret ettik. Sayın Başbakanımızın her zaman ifade ettiği duvarlarında “Allah’tan başka ilah yoktur, Allah’tan başka mülk sahibi yoktur, hikmet sahibi yoktur.” ifadesini sarayının her tarafına yazan Endülüs hükümdarı Abdurrahman’ın sarayını gezdik.

Batı’nın o gün deli olanların içine şeytan girdi diye atıp yakarken Endülüs Emevi Devleti o çağın en modern sistemini yaşatıyor orda yaşayan insanlara ve sudan medeniyet oluşturmuş hamamları inşa etmiş telkari sanatını uygulamışlar mermerciliği uygulamışlar ve İbn-i Rüşt gibi İbn-i Tüfeyl gibi hatta dünyada ilk katarak ameliyatını yapan tıp doktorunu ortaya çıkarmış ordaki medreseler ama bugün o medeniyetten geriye bir şey kalmamış. O 600 tane camiden geriye bir şey kalmamış. Sevilla’daki Ulu Camii yıkılmış yerinde sadece minaresi duruyor. Camii yerine katedral inşa etmişler. Toledo’daki kocaman Ulu Camii yıkılmış, yerine kocaman bir katedral inşa etmişler. Yine Kurtuba’da bulunan Kurtuba Ulu Cami’nin merkezine o yapıldığı dönemde dünyanın 2 büyük camisi zannediyorum 24 bin m² alan içinde aynı anda 32 bin Müslüman’ın namaz kıldığı bir cami yapmışlar ve o camiyi almış Hıristiyanlar tam merkezine bir haç işareti bir katedral inşa etmişler. Hatta biz girerken herkesin başındaki fesi şapkayı çıkarmasını istediler. Çünkü içerde ‘ayin var, ibadet ediyoruz’ dediler ve şu anda ibadet edilen bir kilise var o 32 bin kişinin namaz kılabildiği bir mekanda. Bunu şunun için anlatıyorum bir İslam medeniyeti bir de Hıristiyan medeniyetinden örnek; 1453 ve 1492... İnsana bakış farkı, insanın eserlere ve camilere bakış farkı. Biz Ayasofya’yı o günden bugüne muhafaza etmişiz ama onlar bütün camileri yerle bir etmişler. Bu bize dinimizin emridir. Fatih’e, Yavuz’a, Kanuni’ye, tüm ecdadımıza ve bize dinimizin emridir. Biz dinde zorlamayı kabul etmiyoruz. Dinde zorlama yoktur tebliğ vardır, irşad vardır. Biz anlatırız dileyen iman eder, dileyen inkâr eder.” 
 




İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.